
Allah, kâinattaki bütün eşyayı bir hikmet ve nizam ile yaratmıştır. Bu nizam bir gayeyi hedeflemekte olup yaratıcının bilinmesinin en önemli delilidir. Kâinattaki nizam ve gaye, düşünce tarihi ile birlikte düşünen insanların dikkatini çekmiştir. Sokrat ve Çiçeron kâinattaki nizam ve gayenin yaratıcının delili olduğunu belirtmişlerdir. Varlıkların hikmeti ve nizamlı yaratılışı İslâm düşünürlerinin de dikkatini çekmiş ve Allah'ın birliğine delil olarak kullanılmıştır. Bu delili "hikmet ve inâyet" diye isimlendirmişlerdir.
Filozof el-Kindî, tabiatta müşahede edilen ve yaratıcı hikmetin enginliğini, lütuf ve merhametinin sonsuzluğunu gösteren ahenk ve nizâmın, eşya arasında mevcut türlü tesir ve tepkilerin yüksek gayelerinin bulunduğunu söyler. Âlemin nizâm ve tertibe konulmasında, eşya ve hâdiselerin birbirine tesir icra etmesinde bir kısım varlıkların bir kısmının emri altına girmesinde, âlemin en uygun ve en yarayışlı tarzda yaratılmasında en sağlam tedbirin ve en yüce hikmetin yani Allah'ın delilleri vardır (B. Topaloğlu, Allah'ın Varlığı, 57, 58,143).
Bütün varlıkların yaratılış gayesi Allah'a kulluktur (Sâf, 61/1). İnsanın, küçük canlıların, nebatların, dağların, yeryüzünün ve semânın yaratılışı bir gayeye yöneliktir: "Onlar üzerindeki göğe bakmazlar mı onu nasıl yükseltip süsledik? Göğün hiç bir kusuru ve eksik yeri de yoktur. Yeri de döşedik ve sabit dağlar koyduk. Yerde göze hoş gelen her çiftten bitkiler bitirdik. Bütün bunları Rabbine yönelen bütün kullar ibretle incelesinler ve tefekkür etsinler diye yarattık" (ez-Zâriyât, 50/56).
Yaratılışın en yüce gayesi, Allah'a iman ve onu tanımaktır. Bütün noksan sıfatlardan yüce ve en üstün sıfatlarla muttasıf olan Allah'ı, tanımak ve ona kulluk borcunu yerine getirmek, gönül huzurunun kaynağıdır: "Onlar inanmışlardır. Allah'ı zikretmeleri sebebiyle kalbleri huzura kavuşmuştur. Uyanık olun, kalbler ancak Allah'ı zikretmekle huzura kavuşur" (er-Ra'd, 13/2
21 Şubat 2010 Pazar
YARADILIŞ GAYESİ
15 Şubat 2010 Pazartesi
En son ne zaman güldük ?

Zor bir dünyada yaşadığımızı düşünüyorum,dahası buna inanıyorum.Öyle zorlayıcı yollarımız varki,sürekli yarış halindeyiz ve yolumuza çıkan herşeyin üstesinden gelmeye çabalıyoruz.Bitmek tükenmek bilmeyen mesailer harcıyoruz.Kimi zaman kısa süreli zaferler yaşıyoruz ama yenilgilerimiz ve hüsranlarımız çok daha fazla.Tek bir galibiyet uğruna sayısız kez mindere düşüyoruz.Döktüğümüz gözyaşının,terin ve yaşadığımız endişelerin sayısı yok.Ne zamanı durdurabiliyoruz nede elimizde sihirli bir değnek taşıyoruz.Bir hokus-pokus yapmaya gücümüz yok.Yinede yorulmak bilmeden,tükenmeden hayatın sonuna doğru yarışıyor yada savaşıyoruz.Amacımız sadece zor dünyada biraz daha mutlu olabilmek.Biraz daha fazla gülebilmek.Ertesi günlerin hesabını yapmadan,tertemiz bir sayfayı hayata sunabilmek.Tek derdimiz bu aslında,mutluluk.
Ne zaman şehrin kalabalığına dalsam,insanlar arasında dolanıp dursam,mutluluğu arayan üzgün insanların yokluğuyla sarsılıyorum.Kimilerinin mutluluğu bulduğuna inanıyorum,bilmiyorum,belkide inanmak istiyorum.Çünkü gülümsemeyi yüzüne maske olarak giydirip,ama iç dünyası savaş alanına dönüşmüş insanların sayısı öyle çokki.Bazen herkezin mutlu olduğuna inanmak içimdeki acıyı hafifletiyor.Sanırım gerçek çok daha farklı.Mutsuzluğumuzu gizlemeyi,sırf diğer insanların acıyan bakışlarından kaçmak için,gülümseyen bir yüzün ardına saklayarak başarabiliyoruz.Ve zamanla buna alışıyoruzda.Sonrası ise yürek yaralayan kadercilik.Kendimizi unutuyoruz ve maskenin etkisiyle olmadığımız biri olmak için yanıp tutuşuyoruz.Çünkü bir başkası olmak,kendimiz olmaktan daha kolay ve daha cazip geliyor bize.Şaşırıyoruz,şaşkınlığımızı seviyor ve şaşkınlığımız tuzu-biberi oluyor hayatımızın.Bir başkası oluyoruz,çünkü çoğu zaman kendi varlığımızı sevemiyor ve hatta korkuyoruz.Tüm bu kargaşa içinde yaşadıklarımızı düşünüyorumda,sadece rüzgarı yumrukluyor,yel değirmenleriyle çarpışıp duruyoruz.Oysa insanın kendisinden daha değerli hiçbir şeyi yok.En değerlimiz kendi varlığımız.
Elimde sihirli bir değneğim yok malesef.Olsaydı kuşkusuz ilk yapacağım şey,insana kendi mükemmelliğini göstermek olurdu.Yüreğimizde o hiç kirlenmeyen,hiç kirletilemeyen varlığı sergilemek olurdu.Eğer olsaydı bir sihirli değneğim,hiç düşünmeden dünyanın merkezine dokunup"Dilerim sevgi doğsun" diye haykırırdım.Çünkü dünyamız,İnsanın kendi doğasına karşı zayıf olmasından dolayı zor.
En son ne zaman güldük?
En son ne zaman,tam bir güvenle,sonsuz bir sevgiyle,yargılamadan,affederek baktık birbirimize?
En son ne zaman,bir umudun ışığında,yarın için seferber olduk?
En son ne zaman,hayatımız,büyük bir toplulukla bayram şenliğine dönüştü?
En son ne zaman,hiç tanımadığımız birine sarıldık,sımsıcak sevgiyle?
En son ne zaman,GERÇEKTEN güldük,ne zaman arşa doğru çıktık AŞK'la?
En son ne zaman?
Kendimizi kabullenmiyoruz malesef.Çünkü herbirimiz mükemmel olmadığımızı ve olamadığımızı biliyoruz.Buna inanıyoruz ve bununla yaşıyoruz.Biliyoruzki kendimizde sevmediğimiz yığınla kusur var.Dahası bu kusurlar başkasında bize göründüğünde,insana yakışmadığınıda biliyor ve yargılıyoruz.Hem kendimizi hemde gözümüzün gördüğünü.Olmamız gerktiği gibiolmaıyoruz ve olamadığımız gibi de olmayanlarıda kabullenmiyoruz.Ne kendi varlığımızı görüyoruz nede başkalarındaki yanlışa katlanabiliyoruz.İçin için aslında olmak istediğimiz insan olmamanın acısını yaşıyor ve saklamaya çalışıyoruz.Oysa dostlar biz böyleyiz.Olduğumuz gibi insanız ve kabullenmiyoruz.Kendimize duyduğumuz bu hoşnutsuzluk bizi ve herkezi etkiliyor.Birbirimize bağlıyız,birbirimiz için yaşıyoruz istesekte istemesekte.Neden böylece kabullenip sevemeyelim insanı.Olduğumuz gibiyiz başkası değiliz biz.
Kabullenmek yaşamdaki gülüşü artırır.Zor dünyamızın acılarını hafifletir ve katlanılır bir duruma getirir.Yarınlara umut beslememize ve umudu ekmemize yardım eder.Maskelerimizi çıkarmamız için bize güç verir.Kabullenmek pişmanlığı,pişmanlık iyileşmeyi getirir.Kabullenmemekse damardaki zehir,organdaki tümör,düşüncedeki şeytan gibidir.Hergün biraz daha öldürür.Çünkü hasta,hastalığını kabullendiği derecede iyileşmeye doğru yönelir.Bunun gerçek olduğunu biliyoruz değilmi?
İnsanın güzelliği sevgiyle bakmaktır.Sevgiyle baktığımızda dağ gibi görünen tüm sorunlar ova gibi dümdüz görünür.Her zorlukta,her acıda ve her çaresizlikte sevgiyle hayata döneriz.Yaşamak için ihtiyacımız var içimizdeki kirletilemeyen varlığa.Ve her ne kadar kendimizi beğenmiyor ve sevmiyorsakta sevgi içimizde bize yardım eder.Gülümsediğimiz anlarda,gerçekten sevginin kıvılcımlarıyla tutunuruz hayata daha fazla.
03 Şubat 2010 Çarşamba
Bugün hayat çok güzel !

Hayata hiç isyan etmeyin.
Öncelikle şunu kabul edin, hayat adil değil.
Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı.
Başımıza gelenler de eşit değil.
Önce hayatın adil olmadığını kabul etmelisiniz.
"Guguk Kuşu" filminde Jack Nichoson akıl hastanesinde; çok ağır bir mermer havuzu kaldırabileceğine dair diğer hastalarla iddiaya girer.
Yüklenir ve havuzu kaldırmaya çalışır, kaldıramaz.
Diğer hastalar onunla alay ederken
bir şey söyler: "Ben en azından denedim".
Siz gerçekten denediniz mi?
Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz?
Hayata Windows XP'den, Sony 72 ekrandan mı bakıyorsunuz?
Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde,
Kiminin nasır tutmuş parmaklarında
Kiminin boyalanmış ellerinde,
Kiminin gömleğindeki ter kokusunda ,
Ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde.
Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var.
Güneş, her sabah yeniden doğuyor,
gün, her şafakta nice umutlara
gebe şekilde ağarıyor ve siz,
eğer isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz.
Yeter ki gülümseyin.
Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan...
Bu iletiyi içinizdeki çocuktan uzak tutunuz.
Zira, siz bu iletiyi okuduktan sonra içinizdeki çocuk, özgürlüğüne kavuşmak isteyip başınıza dert açabilir.
Bu dünyadaki varlığınızın, dostlarınızın var olmasına bağlı olduğunu,
Bazen bir çiçek ya da küçük bir tatlı sözle bile kırık bir kalp tamirinin mümkün olduğunu,
Özür dilemenin, teşekkür etmenin ve şükretmenin
"ERDEM"
olduğunu,
ve her sabah uyandığınızda
"BUGÜN YİNE ÇOK GÜZELSİN HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN..."
Demeyi ihmal etmeyiniz...
30 Ocak 2010 Cumartesi
Oh ıle of !

Hepimiz aynı gölgedeyiz. Hayat denen ağacın gölgesinde. Kimi oh ile başlıyor hayata, kimi of ile; ne olursa olsun yaşamaya değer yeni bir günde.
Kimi aynı işi yapıyor, kimi farklı. Kuşkusuz; kimi sabahın erken saatinde onu herşeyi ile bedeninden alıp götüren sabaha bir oh diyor, kimi of çekerek yoluna zoraki devam ediyor. Kimi büyük bir sabırsızlıkla dalıyor hayatın içine ve oh’lar ile yaşıyor bütün gün zihninde. Kimi bir oh ile bitiriyor zihnindeki düşünceleri, kimi of diye diye eritiyor gelip geçen günlerini.
Dedim ya; hepimiz aynı ağacın gölgesindeyiz. Acılar ve sevinçlerle yoğruluyoruz. İşte o an kimimiz giriyor oh kalıbına, kimi sığmıyor bile of kalıbına. Piştikçe pişiyoruz oh ile of’larla.
Sende bir oh çek diyor biri arkadaşına. Kaldır kollarını havaya, doya doya bir oh çek oh’ların baş döndürücü etkisini yaşa.
Saçmalama diyor arkadaşı. Git Allah Aşkına! Of’lardan canım sıkıldı zaten , bir de oh’ları sokma hayatıma.
Neden olmasın diyor arkadaşı.
Neden sadace of’ları düşünüyorsun?. Bir dene, sıkıca sarmala of’lar gibi oh’ları içinde. Hangisi iyi gelecek o zaman söyle bana.
İşte bu arkadaş gibi çoğumuz tıkıyoruz kulaklarımızı başkalarının anlattıklarına. Oysaki içimizde sımsıkı tuttuğumuz of’ları bir bıraksak ve oh’larla yaşamaya kalksak ne güzel olurdu dünya.
Oh’lara çok sık rastlanmıyor insan hayatında.
Yok yok, son zamanlarda hiç duymadım sanırsam konuşmalarda.
Sizde oh çekin her sabah
Etrafınızdakiler sizinle birlikte mutlu olsun
Hiç bilmediğiniz bir yaşamı sunun başkalarına
Yıllar gelip geçse de
İnanın
Korktuğunuzdan daha az mutsuz olacaksınız
Söylemeye cesaret edemediğiniz oh’larla...
18 Ocak 2010 Pazartesi
Bana sevgini bahşet ey Fahri Kainat,ey Alemlere Rahmet Nebi!

Sadece benim yüreğim değil,tüm yürekler senin sevgi yağmurlarına muhtaç Efendim!
Küçük elleri büyük yürekleriyle,ebabiller gibi zulmün üstüne taş olup yağan,Filistinli çocuğun kalbine de yağdır sevgi yağmurunu sağanak sağanak..
Sadece inancını yaşamak,iffetin timsali örtüsüyle toplum sahnesine çıkmak istediği için,alay edilen,dışlanan ve yok edilmeye çalışılan Zeynep’lerin yüreğine de yağ ey Nebi!!
Yağ ki;bu sevgi yağmurları onlara direnme gücü versin .
Her türlü zulme rağmen ,sevgiyle ve güler yüzle bu kutlu dava yolunda yürüme azmi versin....
ZALİMLERİN YÜREĞİNE DE YAĞ EY NEBİ!!!!!!
Gerçi onların yürekleri taş,beyinleri taş,ruhları hep taş ama;Hz. Ömer’in ve Hz. Halit’in taşlaşmış gönüllerinde bile iman tohumlarını yeşerten Mevla’m, belki onlardan da yeni Ömer’ler yeni Halit’ler yeni Vahşi’ler çıkartır.
Eğer hidayet nasipleri değilse,eğer iman tohumları yeşermeyecek kadar kalpleri taşlaşmışsa,onların üzerlerine azap olup yağ ey Nebi,tıpkı Bedir’de Ebu Cehil’lerin üzerine yağdığın gibi......
Bütün bunlardan sonra yine banagel!
Şu günahkar,şu katı kalbime, sevgine muhtaç,aşkına susamış yüreğime gir ya Muhammed!!
Ay’ı böldüğün gibi yüreğimi de aşkınla ikiye böl!
Bir tarafında EN BÜYÜK SEVGİLİ taht kursun en zirveye,bir tarafında sen kur saltanatını Ey Nazlı Sultan!
İbrahim’in baltasını al eline ve kır yüreğimdeki bütünputları.
Musa’nın elini getir yüreğime ve aydınlat yüreğimi.
Musa’nın asasını vur gönlüme!
Böl yürek denizimi ikiye ve EN BÜYÜK SEVGİLİ’ NİN sevgisiyle senin sevgin,el ele geçsin yüreğimin en derinine ve en zirvesine giden yoldan ve sonra kapansın yürek denizim, firavunî sevgiler boğulsun iman denizlerimin dalgalarında.
Gel yüreğime ya MUHAMMED!
Yüreğim;hicretinden önceki Medine gibi seni bekliyor.
Yüreğime hicret etya MUHAMMED!Gel ve mescidini kur gönlüme..
Münafıklığı ve küfrü kov kalbimden..
Ve iman devletini kur yüreğime...
Yüreğime gel ya MUHAMMED!
Misafirlerin en azizi,en güzeli!En mübareği ve en mukaddesi!Misafirlerin gülü,en güler yüzlüsü,en güldüren yüzlüsü,güllerin kendisinden güzellik ve ilham aldığı,gül yüzlü ve gül yürekli Nebi!!!Gel ve gülle donat kalbimi!Gel ve nurunla doldur,gel ve sevginle kandır, gel ve aşkınla yandır yüreğimi!Sensiz ana babasını kaybetmiş gözü yaşlı,kalbi yaralı bir yetimim ey Nebi!Gel ve sevindir beni,okşa saçlarımı,al gönlümü.Tut ki;erken yitirdiğin Kasım’ınım,doyamadığın Abdullah’ınım.Tut ki; canının goncası torunun Hüseyin’im.Şefkatinle sar beni,muhabbetinle kuşat beni ey Nebi...
Yüreğime gel ya Muhammed!Yüreğim şimdi Mescidi Aksa...
Filistinli çocuklar koşuyor yüreğimin bulvarlarında..
Kimisi babasını arıyor gözü yaşlı, kimisi oyun yerine taş atıyor zulmün beynine,kimisi küçük bedenine gelinlik yerine,damatlık yerine bombalar kuşanmış yürüyor küfrün kalbine.
Şehadetin gururu ve ay yüzlerinde...
Ve Ümmetin boynu bükük, ümmetin diz çökmüş yüreğimde.
Haydi! Yüreğime gel ey Nebi!Cebrail’le,Burak’la gel!
Ve imanı yaralanmış,izzeti paralanmış,namusu ayaklar altına alınmış,her cephede yenik düşmüş ümmetinin yüreğini sevgi yağmurlarınla yıka ve çıkar miraca!!!!!
Ey Nebi!’’Sevdiğinize sevginizi söyleyin’’buyuruyorsun.
İşte söylüyorum,işte haykırıyorum sana;SENİ SEVİYORUM EY NEBİ.......................
SENİ ÇOK SEVİYORUM!!!!!
VE EN BÜYÜK SEVGİLİ’ DEN ;önce O’nu ve sevgisini,sonra da seni ve sana kavuşmayı diliyorum...
Seni seviyorum Efendim!
Seni çok seviyorum ey SEVGİLİ!!!!!!!!!!!!!!
Ezan, bir şehrin ufuklarında yankılandığında, şehrin biçimsizliği
ortadan kalkar; sokaklar, caddeler, meydanlar, duvarlar Kâbe'nin
eteğine doğru savrulur. Sanki sesten ötürü bir Kâbe inşa edilir
kulakların eşiğinde.(SENAİ DEMİRCİ)
15 Ocak 2010 Cuma
Ölüm Gelmeden Beni Tabutuma Koydular...

Kucuklugumden beri dar yerlerden sıkılır ve buralardan adeta feryat ederek kacardim. Daha sonra bunun bir hastalik oldugunu anlamis fakat bu illeten bir turlu kurtulamamistim. Halbuki o dar mekanlara simdi ister istemez girecektim. Beni sarip sarmalamislar ve uzunca bir tabuta yerlestirmislerdi. Cevremde dolasanlarin seslerini gayet iyi duyuyor ve gozlerim kapali olmasina ragmen, her nasilsa onlari goruyordum. "Genc yasta oldu, zavalli; halbuki yapacak ne kadar cok isi vardi" diye konusuyorlardi. Gercekten bir cok isim yarim kalmisti. Mesela ogluma iyi bir is kuramamis, araba ile televizyon taksitlerini henuz bitirememistim. Buyuk bir firma kurup dostlarima o firma da toplamak ta artik hayal olmustu. Kis cok yakin oldugu halde odun komur isini haledememis ve catinin akan yerlerini aktaramamistim. Birden kulaklarimi cinlatan bir sesle irkildim. Sanki mikrofon ile soylenen bu ses beynimin en ucra koselerinde yankilaniyor ve "gecti artik, gecti" diyordu. Icimden keske gecmemis olsa diyordum. Nereden basima gelmisti bu kaza bilmem ki? Halbuki nekedar iyi araba kulanirdim. Olup bitenleri anlamaya calisirken, dostlarimin cevremi sardigini uzerimi ortmek icin tabutumun kapagini kaldirdiklarini farkettim. Avazim cikti kadar bagirmak ve cirpinmak istedigim halde, ne kipirdaya biliyor ne de bir ses cikarabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlik icinde kalmis ve gozlerimi tabutun tahtalari arasinda sizan isiga cevirmistim. Dehset icinde "AMAN ALLAH'IM" dedim ne olacak simdi halim? Biraz sonra omuzlara kaldirilmis ve sallana sallana goturuluyordum.
Disarida ki sezlerden yagmur yagdigi belli oluyor ve su damlalarini sesi tabutumun gicirtisina karisiyordu. Cenaze Namazi icin camiye gidiyor olmaliydik. Cami deyince hatirima gelmisti. Cok yakinimizda olmasina ragmen nedense birturlu elim deyip de gidememistim. Ama 50 yasina gelince namaza baslayacak ve herkesin sikayet ettigi kotu aliskanliklarimi terk edecektim. Ah su kaza olmasaydi ileride ne iyi insan olacaktim.
Daha once duydugum ses "Gecti artik gecti" diye tekrarladi. Biraz sonra namazim kilinmis ve imam efendi meftanin nasil bir insan oldugunu sordugunda ben cemaatin arasinda 8-10 kisinin bu soruya cevap vermedigini gayet iyi biliyordum. Evet bu insanlarin haklarini yedigimi biliyordum. Fakat bu kaza olmasaydi onlarin gonlunu alacak ve yaptigim hatalari telafi edecektim. Camide ki isimiz bitikden sonra tekrar omuzlara kaldirilmistim. Tabutun egik bir sekilde tasinmasindan mezare giden yokusu tirmandigimizi anliyordum. Siddetli yagan yagmurda catlaklardan icere girerek kefenimi yer yer islatigini farkindayim. Bazi konusmalari duyuyordum. Dostlarimin bir kismi piyasadaki durgunlukdan bahsediyor, bir kismi ise gecen aksam televizyon da oynayan kovboy filmi methediyordu. Tabutumu tasiyiyan bir digeri ise digerine soyle diyordu:"Tam olecek gunu buldu rahmetli, sirilSIKlam olduk birader", duyduklarim galiba yanlis olmaliydi, yoksa bunlar uykularimi onlar icin feda ettigim dostlarim degilmiydi? Yolculugum bir muddet sonra bitmis ve tabutum yere indirilmisti. Kapak tekrar acildi ve gucsuz vucudumu kucaklayan birkac kol beni dibinde su birikmis olan bir cukura dogru indirdi. ("AMAN ALLAH'IM" Bu kabir degilmiydi? O ana kadar buraya girecegimi neden dusunmemistim?) Sessiz feryadimi kimse duymuyor ve dostlarim, kalin tahtalar ile ustumu kapatmak icin adeta bir birleriyle yarisiyorlardi. Tekrar zifiri karanlikda kalmis ve butun zerrelerim ile dua etmeye baslamistim.
Ya Rabbim birkere firsat daha yokmu, senin istedigin gibi bir kul olayim. Daha once duydugum soz tekrarliyordu: "Gecti artik gecti" Vucudumu orten tahtalarin uzerine kurekle atilan topraklarin cikardigi ses gok gurultusunu andiriyor, butun benligimi sariyordu. Son bir gayret ile yerimden firlayarak gozlerimi actim. Odamdaki rahat yatagimda yatiyor fakat korkunc bir kabus goruyordum. Bitisik dairede oturan doktor arkadasim bas ucumda oturuyor ve "Gecti artik gecti" diye tekrarliyordu. Kendimi toparlamaya calisarak YARABBI sana butun zerrelerim adedince sukurler olsun. Iyi bir kul olamak icin ya firsat vermeseydin. Pencereyi acipda baktigimda yanimizdaki cami adeta "Gec kalma gel" diye sesleniyordu...
- "Kapilma bu dunyanin bir anlik hevesine. Hepsi verilse ayrilacaksin yine"
- "Hayat bir uykudur olunce uyanir insan. Sen erken davran olmeden once uyan...."
04 Ocak 2010 Pazartesi
Hesap sorguları !
.jpg)
Yeni yıl dediğimiz, aslında ömrümüzden bir yıl daha tükettiğimizi sayı ile belirten yıl tarihinin başlangıcını!.
Geçmişi iyi görmeme atfedişi içinde, yeni başlangıcın bazılarına göre şenlik tezahürü içinde karşılamakla iyi olacağı kanısı içinde vur patlasın çal oynaşınla ve ışıklar içinde eğlenip içilsinle kutlamaktalar.
Yıllar öncesi sadece İstanbul, Ankara ve İzmir şehir merkezlerinin popüler kişi ve yerlerinde başlayan bu kutlamalar yıllar geçtikçe yayılıp tüm Anadolu şehirlerini de kapsayıverdi.
Sadece onunla kalmayıp, Hıristiyan dini kutsal günü olan Noel yortusu adapte edilerek çam donatması ve Noel Baba işlemlerinin daha ötesine giderken…
Aldıkları alkollerle evlerini veya odalarını zor bulmaktalar!..
***
Tabii herkesin bir yoğurt yiyişi vardır. Kimsede bir şey diyemez
Diyemez ama inanamayanların okurken gülüp geçebileceği, ömründen kaybettiği bu yıl başlangıçlarının bir sonunun geleceği ve orada hesap sorulacağını düşünememeleri de doğal olabilecektir.
Bu tiplerin gülüp geçebileceği ama inanç içinde o hesap gününün geleceğini düşünenler için iki fıkra sunmak ister, yeni tarihle başlayan günlerimizin hesap verecek durumlara düşürmemesini Yüce Yaradan’dan dilerim.
***
Sorgular
İki kişi konuşmakta…
Yaradan sana,
“Nasıl bir arabana sahip olduğunu?” sormayacaktır. Sana, “Arabası olmayan kaç kişiyi taşıdın arabanda” diye soracaktır.
Yaradan, “Evinin büyüklüğünü, nasıl bir evde yaşadığını?” sormayacaktır. “Evinde, kaç misafir ağırladığını, kaç karnı açı doyurduğunu?”soracaktır.
Yaradan, “Dolabında asılı olan elbiselerinin sayısını” sormayacaktır. “İhtiyacı olan kaç insanı giydirdiğini?” soracaktır.
Yaradan, “Ne kadar para kazandığını?” sormayacaktır. “Ne kadarını alın terinle kazandığını?” ve
ne kadarını “ihtiyacı olana verdiğini?” soracaktır.
Yaradan, “Hangi mesleği edindiğini?” sormayacaktır. “İşini, en doğru şekilde yapıp yapmadığını?” soracaktır.
Yaradan , “Kaç arkadaşın olduğunu?” sormayacaktır. Senin, “Kaç kişiye arkadaş olduğunu?” soracaktır.
Yaradan, “Hangi muhitte oturduğunu?” sormayacaktır. “Komşularınla nasıl geçindiğini?” soracaktır.
Yaradan, “Teninin rengini” sormayacaktır. Senin “İç karakterini” soracaktır.
Yaradan, “Asıl önemli yerler yerine kolay yerleri seçerek Alt-Üst geçitleri nasıl yaptığını? Sormayacak. “Asıl vazifen olan bu işlemlerin törenlerinde sarf edilen parayı nerden buldun?” ve “Kırk yıl da yapılanı dört ayda yaptık diye övünç içine girip evvelkilerin Kul hakkını nasıl vereceksin?” diye soracaktır.
Yaradan, “Kaldırımları neden yeniden düzenlediğini?” sormayacaktır. Neden “Eşya, araba vb. ile işgal ettirilmesine göz yumduğunu” soracaktır.
Yaradan, “Kurum ve belediyecilere öğretim semineri vb. düzenlemelerini” sormayacaktır. “Her ay bir hafta devam eden seminerlerin çokluğunu ve Şehrinde ve belediyende salonlar varken neden uzaklardaki beş yıldızlı otellerde hem de belediye mensubu haricinde olanları misafir ettin?” diye soracaktır.
Yaradan, “Halkı eğlendirmelerini” sormayacaktır. “Eğlenceleri bol ücretler ödeyerek getirttiğin sanatkârların şarkılarıyla, göbek attırmaya sebebiyeti” soracaktır.
Yaradan bu yazıyı “kaç kişiye gönderdiğini?” sormayacaktır.
Göndermeye “utanıp / utanmadığını” soracaktır.
Nihayet de, nedenlerin geçerliyse…
Yaradan, Seni cennette ki sevgi dolu evine yönlendirecektir. Cehennemin kapısına değil.
***
İpin hesabı!.
Bir şehrin en zengini öldüğünde, tellallar sokaklara dökülüp;
“Ey ahali”, diye bağırmışlar. “Biliyorsunuz Veli Efendi öldü. Bir vasiyeti var.
“Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber geçirirse, Veli Efendiye ait servetin yarısı kendisine verilecektir. Duyduk duymadık demeyin...”
Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu vasiyete kulak vermemiş. Ama sonunda, şehrin en fakir sırt hamallarından birisi çıkmış ortaya.
Adamcağız bakmış ki, hayatta zaten sırtındaki küfesinden ve İp’inden başka bir şey yok. O halde "Hamal olarak yatıp, ertesi sabah zengin olarak kalkarım" diyerek razı olmuş...
Genişçe bir mezara, iyice kefenlenen zengini, yanına da hamalı yatırmışlar.
Cenazeye gelenlerin dağılımından az sonra sual melekleri gelmiş "İkisi de bize emanet" diye konuşmuşlar.
"Zengin nasıl olsa kalacak, su hamaldan başlayalım." Diyerek sormuşlar:
--Dünyada malin mülkün var mıydı?
—Alay etmeyin demiş, hamal. Sırtımdaki küfeden ve ipten başka hiç bir şeyim olmadığını siz de bilirsiniz.
—Peki diye eklemiş melekler. “O ipi ne karşılığında aldın… Sonra küfeyi
ne iş gördün de nasıl elde ettin?
Anlatmış hamalcağız. “Beş kişinin malını 10 kurusa taşıdım. İkisini yedim,
sekizini sakladım.. Ertesi gün de ayni isleri yaptım. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.”
Melekler:
--Cık demişler, cık... Olmadı... Hasan Efendiden aldığın para, hak ettiğinden çok düşük. Biz ondan bunun hesabini soracağız. Mehmet Efendiyle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın....
—İyi ama diye cevaplamış hamal, hak ettiğim parayı isteseydim, bana taşıttırmazdı. Taşıttırmayınca da aç kalırdım...
—O bizim işimiz demiş melekler. Nasıl olsa buraya o da gelecek. Biz senin adına ona sorarız.
Melekler, Hamal’ı sıkıştırmaya devam etmiş.
—Söyle bakalım, aldığın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın?
—On kuruş aldı isem, yarısını sakladım... İki kuruş aldım ise, bir kuruşunu biriktirdim...
—Cık demiş melekler... Yine olmadı, hem ucuza taşımışsın, hem de gıdandan kesmişsin... Yani sen, kendi nefsine zulmetmişsin... Nefsine zulmetmek de günahtır, bilmez misin?...
Hamalcağız ne cevap vereceğini düşünüp ecel terleri dökerken, sabah olmuş.
Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün millet orada....
Kadı Efendi ve şehrin mehter takimi da kendisini bekliyor. Bir kıyamet ki sormayın.
“Kutlu olsun" demişler... "Bu gece kimsenin yapamayacağı bir işi başardın ama bak artık zengin oldun."
—Yooo, diye bağırmış hamal. “İstemeem, istemem. Sizin olsun... Ben, bir iple
küfenin hesabini sabaha kadar veremedim. Ya o kadar servetim olsaydı, ne yapardım ki?
***
Günün adaletinden kurtulup beraat edenler, hortumcu ailelerle resimli hatıratı olanlar ve soygunculuğu meslek edinenler ile şahsi eğlenenler haricinde bilhassa Kurum ve Belediyeler temaşa masraflarını millete yüklerken…
İp hesabı nasıl verilecek ki?..”
