İlim ortadan kalkacak, cehalet yerleşecek
Sarhoşluk veren içkiler yaygınlaşacak
Çobanlar zenginleşerek bina yapımında yarışacaklar. Yüksek binalar artacak
Adam öldürme olayları ve fitne artacak
Elli kadına bir erkek düşecek derecede kadın nüfusu çoğalacak.
Kadınlar sosyal konum açısından ön plana çıkarılacak.
Kadınlar erkeklere benzemeye çalışacak
Erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla yetinecekler.
Zina açıkça işlenir hale gelecek
Kötülük ve fuhuş yayılacak
Açıklık yayılacak, hayâsızlık çoğalacak
İnsanlar hayatlarından bıkarak ölülere imrenecek
Allah allah diyecek kimse kalmayacak
Geceyle gündüz birbirine eşit hale gelerek kıyametin kopuş zamanı yaklaşacak
Camiler süslenecek, ama ibadete önem verilmeyecek
Cihad ve irşad faaliyetleri terk edilecek
Sadece din dışı ilimler öğrenilecek
Kur'ân'ın önemi insanlar tarafından unutulacak
Namaz kılınmayacak
Emanete riayet edilmeyecek
Ebeveyne isyan edilip beyler hanımlarının emrine girecek.
Toplumlar geçmişlerine lanet okuyacak
Seviyesiz ve şahsiyetsiz kişiler yönetici olacak
Yöneticiler insanlara zulmedecek
Liderliğe elverişli kimseler azalacak
Şerrinden korkulan kimselere itibar edilecek
Fâsıklar toplumun efendisi haline gelecek
Ahmak ve alçak insanlar dünyanın en mutlu insanları olacak
Ticareti dürüst olmayan kişilerin ele geçirecek.
Yalancılar tasdik edilip doğru konuşanlara itibar edilmeyecek.
Yıldız falına inanılacak
Ani ölümler çoğalacak
Cahiller ve dürüst olmayan sûfiler türeyecek
Akrabalık bağı kesilecek
Kitapların sayısı artacak
Gasp olayları çoğalacak...
25 Haziran 2009 Perşembe
Kıyametin alametleri
Türkiye'deki Batıl İnançlar
Salı günü işe başlama sallanır.
Çarşamba günü başlanan iş çarpık gider.
Cuma saatinde yapılan işten hayır gelmez.
Pazartesi günü başlanan iş çabuk biter.
Gece tırnak kesmek günahtır.
Elden bıçak ve makas alma kan olur.
Eşiğe oturma iftiraya uğrarsın.
Evden eve sabun taşımak iyi değildir.
Sol avucunun içi kaşınıyorsa para alacaksın, sağ avucunun içi kaşınıyorsa elinden para çıkacak.
Sağ kulağın çınlıyorsa iyi haber alacaksın, sol kulağın çınlıyorsa kötü haber alacaksın.
Sağ gözün atıyorsa iyi haber alacaksın, sol gözün atıyorsa kötü haber alacaksın.
Köpek uluması ve baykuş ötmesi hayra alamet değildir.
Bebek emeklerse misafir gelecektir.
Bulaşık suyunu sokağa dökme çarpılırsın.
Kara kedi yolunu keserse işin ters gidecektir.
Yatakta ekmek yeme kıtlık olur.
Ceviz ağacının altında uyuma, kalkamazsın.
Kollarını bağlayıp oturma, evde kalırsın.
Dişleri aralık olan zengin olur.
Bebek çamaşırları gün batımından sonra dışarıda kalırsa, bebek hasta olur.
Gece çamaşır dürmek uğursuzluk getirir.
Bebeğin nazardan korumasını istiyorsan, bacanın içine dışarı çıkmadan önce sok çıkar, hiç bir şey olmaz.
Sabah sağ tarafından kalmazsan işin ters gider.
Hamile kadının saçı bebek doğana kadar kesilmez, kesilirse bebeğin kel olacağına inanılır.
Hamile kadın yeşil çiçeğe dokunursa çiçek kurur.
Yeni doğan bebek kırk günlük olunca teri kokmasın diye tuzlu suda yıkanır.
Kestiğin tırnakları yere atarsan, öbür dünyada kirpiklerinle yerden toplatırlar.
Kurban bayramında tekbirler çıkana dek iş yapılmaz, iğne iplik ellenmez.
İncir ağacından düşen kolay iyileşmez.
Üzerlerine uğur böceği konanlar, bunun uğuruna inanırlar ve onu itip atmazlar. Böcek uçana kadar bu türkü söylenir; "Uç uç telli böceğim, baban sana telli pabuç alacak"
23 Haziran 2009 Salı
Resûlü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdular ki:
"Receb-i Şerîf'in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur."
(Camiu-s sağir)
Yarın 3 ayların başlangıcıdır ve Receb-i Şerîf ayının 1. Günüdür. Hepimize hayırlı uğurlu olması temennesiyle.
21 Haziran 2009 Pazar
BİR GÜN BABAMIZIN RESMİDE ÖLÜR !
Çoğumuz babamız henüz hayattayken onun yüzüne bir kere bile dikkatle bakmayız.
Baba 'baba'sözcüğünü kullanmaya başladığımız günden itibaren sürekli karşımızda duran
bir alışkanlıktır. Yıllarca babamızdan değil,bir alışkanlıktan bahsederiz:
Annemize,'babam bu gün neden gecikti'diye sorarız; kardeşimize, 'babam yine su istiyor'der
ve dertleniriz; bazen de, 'babama hangi yalanı uydursam, 'diye planlar kurarız kafamızda.
Baba her seferinde bize biraz uzak, biraz yabancı birisidir. Her gün elbiselerini giydirip
sokaklara saldığımız o 'biraz' yabancının, zamanın karşısında an be an nasılda eriyip gittiğini
farkedemeyiz bile.
Oysa ilkin ve hep onun elbiseleri yaşlanır, ilkin ve hep onun saçları ağarır
ve hep o öksürür. Bizim, bir alışkanlığın perde gerisinden baktığımız o yüzde zaman, çizgilerden,
girintilerden ve çıkıntılardan yeni bir yüz yapar, bunu da farketmeyiz. İçimizden az buçuk
dikkatkesilenler bilirler ki, baba göz altlarındaki torbalarda yorgunluk biriktiren kederli göçmenidir
evimizin.Bir an gelir,göz altlarındaki torbaların ağzını gözlerinin feriyle bağlayamaz olur artık.
Bir an gelir,o iki bağcık da hiç ummadığımız bir vakitte, hiç ummadığımız bir yerde çözülüverir.
Çözülüverir ve babamız,bizden sakladığı bütün yorgunluklarını orta yerde bırakıp, kasketinin altını
terkeder. Biliyormusuz,babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür!..
Babamız bir gün ilk defa gerçekten ölür ve biz ilk defa o gün anlarız, evimizde bir babamız olduğunu.
O gün anlarız ki, aramızda dolaşan yalnızca alışkın olduğumuz bir gölge değildi; o gün anlarız ki artık
annemizle anlaşarak kandıracağımız bir saflık,sessiz sedasız çekilip gitmiştir aramızdan;
ve o gün anlarız ki 'baba'dan bize kalan,bir kelimeden çok öte, çok daha ağır bakiyedir.
Şeceremizi bir arada tutan en kalın damar ansızın kopmuş, şimdiya kadar nasıl durduğunu
düşünmediğimiz aile şemsiyemiz yağmur vurdukça su geçirmeye başlamıştır. Daha başka
şeyler de olmuştur baba gidince:içimizdeki korku kaybolmuştur artık;sofranın baş köşesinde yaşlı,
kocaman bir boşluk açılmıştır;akşam haberlerinde esirgenmeden savrulan bir küfür orta yerde sahipsiz kalmıştır;
dahası, babayla beraber ilgi duymadığımız pek çok memleket haberi de sınırlarımızın ötesine göçmüştür.
Baba ölürken bize bir iyilik yapmış,üzerine dertlenilen bir ülkeyi de kendi gövdesiyle beraber ölmüştür...
Artık içimizden hiç kimsenin, babanın yerine baba olamayacağını, vaktin çıkıp çıkmadığını onun sesiyle
soramayacağını anladığımızda, çaresiz bir şeyler yaparız:kendimizi babamızın hiç ölmediğine,
şeceremizin hiç dağılmayacağına inandırmak için,onun en sevdiğimiz resmini büyülterek, annemizin
ya da en büyük kardeşimizin odasındaki duvarın orta yerine konduruveririz.Konduruveririz ve resme
bakarken ilk defa babamızın yüzüyle yüzleşiriz. Böylelikle ilk kez, babamızın gözlerinde bir göç öncesinin
alınganlığını görürüz; babamızın saçlarının fazlasıyla beyazlaşmış olduğunu görürüz,ilk kez görürüz ki,
babamızın alnı yaşadığımız coğrafyanın kaderiyle aynıdır: Babamızın alnı,sanki savaştan hiç kurtulmamış
bir cephe yerine benzetilmektedir; babamızın alnı,bizzat hayatın alnıdır!Onu yeniden aramıza çağırmakla,
onun yüzünü her gün görebileceğimiz bir yerde ağırlamakla,bir süreliğine de olsa,ölü babamızla ilk kez
içtenlikle baba evlat haline geliriz. Konuk ettiğimiz insanlara anlatırız onu,onun kim olduğunu soran
çocuklara; öyle ki, onun kim olduğunu sormayanlara içlendiğimiz bile olur. Duvarda,bir yanlarını yeni
yeni hatırladığımız, çerçeve içinde bir babamız vardır artık...
Ama mevsimler, gün gelir, babamızın duvardaki resmini de soldurmaya başlar.Babamızın göz altlarını
tutan o incelmiş bağcıklar, bir kere daha unutkanlığımız tarafından kopmaya terk edilir. Aramızda
heyecanla çağırdığımız sevgili ölümüzü yüzü, mahkum olduğu çerçeve içinde tekrardan bir gölgeye,
tekrardan bir alışkanlığa dönüşür. Bir evden başka bir eve taşınırken,eşyalarımızın arasında can
çekişir durur; yeni evimize uygun olup olmadığını düşünecek kadar uzaklaşır aramızdan.
Nihayet, yeni evlerimiz, bu yakışıksız yabancının resmini duvarları için uygunsuz bulmaya başlar.Yeni
evlerimizin duvarları, su kenarlarını, tarlaları, yorgun işçi tulumlarını, bir memurun çantasını,
bir askerin kaputunu, bir kasketin alınlığını ve bütün o eski alışkanlıkları kabul etmez olur artık.
Bir gün biz yine fark etmeden, duvardaki yerinden de devrilir babamız.
BİR GÜN BABAMIZ İKİNCİ KEZ ÖLÜR !
03 Haziran 2009 Çarşamba
Mezar taşlarının sessizliği bizi aldatmamalı

Gerçekten şu mezarların sessizliği bizi aldatmamalıdır. Orada ni'met görenlerde, azap çekenlerde vardır. Buna göre, aklı başında olan kimse kabre girmeden önce orayı sık sık hatırlamalıdır. Nitekim Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir: "Kim kabri sık sık hatırına getirirse orasını bir cennet bahçesi olarak bulur. Buna karşılık kabri hiç hatırına getirmeyen kimse de orayı bir cehennem çukuru olarak bulur."
Yine Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir: "İnsan, malını ve çoluk çocuğunu koruduğu gibi, amelleri de kişiyi korur. O vakit ona; "Allah-u Teala seni yatağına mübarek etsin, ne güzel dostların ve ne güzel arkadaşların vardır!" diye söylenir."
Ubeyd b. Umeyr şöyle demiştir:"Her ölüye mezarı şöyle seslenir: Ben karanlık ve yalnızlık yeriyim. Şayet hayatında Allah'a itaat ettinse, bugün ben sana rahmet yeri olurum. Eğer asi isen ben sana azap yeri olurum. Ben öyle bir yerim ki, itaat ettiği halde bana gelmiş olan sevinmiş olarak benden çıkar. İsyankar olarak bana girende helak olarak çıkar, der."
Muhammed b. Sabih ise şöyle demiştir: " Bir adam mezara konup azap olduğu veya hoşa gitmeyen bir şeyle karşılaştığı vakit, civarındaki komşular, "Bizden ibret almadın mı...? Biz senden önce gelmiştik, bizi görmedin mi...? Bugünü düşünmedin mi...? Bizim amellerimizin kesildiğini görmedin mi...? Halbuki senin defterin açık idi."
Mezarı kendisine seslenerek; "Ey dünyanın dış görünüşüne aldanan, tanıdıklarından, senden önce toprak altına girenlerden ders almadın mı..? Onlarda dünyaya aldanıp dururken ecelleri kendilerini, mezar altına aldı, sen hiç aldırmadın, şimdi çekersin." der."
Ubeyd oğlu Abdullah'ın anlattığına göre, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem.) bir cenazede şöyle buyurmuştur: "Ölü mezarına oturur. Kendisini defnedip dağılanların ayak seslerini bile duyar. Kendisiyle yalnız mezarı konuşur. Ve der ki; "Ey Ademoğlu...! Yazıklar olsun sana, benimle seni hiç korkutan olmadı mı...? Benim darlığımı, benim korkunçluğumu, kurt böcek ve şiddet yeri olduğumu sana anlatan olmadı mı...? Benim için ne hazırladın?" (İbn Ebi'd-Dünya)
Enes (Radıyallahu Anh) şöyle anlatmıştır: "Çok hasta olan Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem.)' in kızı öldüğü vakit, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem.) onu takip etti. Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in durumu pek hoşumuza gitmiyordu. Mezar başına geldiğimiz vakit, kendisi bizzat mezara girdi, benzi değişti ve kızardı.Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem.)'e; "Bu halin nedir?" diye sorduğumuzda şöyle buyurdu: "Mezarın kızımı sıkıştırmasını ve kabir azabının şiddetini düşünerek geldim ve bana Allah-u Teala'nın ondan bu mezar sıkmasını hafiflettiği bildirildi. Buna rağmen öyle sıkıştı ki, kızımın feryadını doğu ile batı arasında olan her şey duydu." (İbn Ebi'd-Dünya)
31 Mayıs 2009 Pazar
Yaradanı hatırla..

Ey nefsim;
Bir an olsun unutma Yaradanını…
Sadece başına bir felaket geldiğinde değil, bir musibet ya da hastalığa maruz kaldığında değil, daima hatırla O’nu. Zira O’ndan uzak olunmaz, O bize her şeyden, herkesten yakın. Bizi O’ndan başka her an gözeten, ihtiyaçlarımızı karşılayan var mı? Bize karşı sonsuz bir merhamet, kerem sahibi var mı? O bizi herkesten çok seviyor, bir an bile bizi yalnız bırakmıyor. Öyle ise sen de her an hatırla Yaradanını…
Bil ki, seni senden daha iyi tanıyan, daha iyi anlayan biri var. En gizli sırlarını bilen, halini gören biri var. Seni kendisine muhatap kabul eden, huzuruna davet eden yüceler yücesi biri var. Senin bütün dualarına cevap veren sonsuz kudret sahibi biri var. Öyle ise sadece başın derde girdiğinde değil, her zaman hatırla Yaradanını. Gecelerde başını seccadene koyduğunda, içini O’na dök sessizce… Bırak damlasın gözyaşların, söndürsün kendi elinle yaktığın ateşleri… Nerede ve hangi şartta olursan ol, unutma Yaradanını.
Başını kaldırıp gökyüzüne baktığında, bir yağmur damlasında, güneşin doğuşunda, gecenin karanlığında, kâinatın her sayfasında, her satırında hatırla O’nu hatırla. Her şeyde O’nun taklit edilmez imzasını, O’nun mührünü gör ve hatırla Yaradanını.
Şu çalkantılı dünyada kendini balığın karnındaki Yunus gibi hissettiğin zamanlar değil, her zaman hatırla Yaradanını. Çünkü her an öyle dehşetli bir haldesin unutma. O varsa her şey var, O yoksa hiçbir şey yok. O’nunla her şey anlamlı, aydınlık, güzel. O’nsuz her şey karanlık, manasız, hiçliğe gider. Onu hiç unutma ki, saraylara dönsün zindanların. O’nu hiç unutma ki, nur’a gark olsun karanlıkların. O’nu hiç unutma ki şifa bulsun yaraların.
Anadan, babadan, yardan ayrı kalınır da, O’ndan ayrı kalınmaz. O bizi hiç bırakmaz. Öyle ise Sen de O’nun adını düşürme dilinden. Sevgisini eksik etme kalbinden. O senin her türlü ihtiyacına kâfi değil midir? O’ndan gayrisi fani değil midir? Öyle ise her an hatırla Yaradanını…
29 Mayıs 2009 Cuma
Tek ayet dünyayı kurtarırdı
Kuran'daki tek bir ayet bütün dünyayı kurtarmaya yeterlidir.İnsanlar sadece bu ayeti uygulasalar dünyadaki sorunların tamamına yakını çözülürdü.
Bu ayet Cuma günleri hutbe bitirilirken imamların okudukları ve anlamını açıkladıkları Nahl süresinin 90.ayetidir:
Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir”
“Ebu'l Al'a Mevdudi’nin “Tefhimü’l Kur'an” adlı eserinde bu ayetle ilgili şu açıklamalara yer veriliyor:
Üç emir, üç yasak…
Emirler:
“Bu kısa cümlede Allah, dengeli ve sağlıklı bir toplumun dayanağını teşkil eden üç önemli şeyi emretmektedir: Bunlardan birincisi adalettir.
ADALET: Sınırlama olmaksızın herkesin sahip olduğu hakları elde etmesi için gerekli olan düzenlemeleri yapmaktır. Örneğin bütün insanlar, vatandaşlık hakları bakımından eşit olmalıdırlar. Allah herkese ahlâkî, sosyal, ekonomik, kanunî veya siyasî olan tüm haklarının, hak ettiği ölçüde verilmesini emreder.
İHSAN: Emredilen ikinci nokta, "İhsan"dır. Bu kelime iyi, cömert, hoş görülü, affeden, merhametli, nazik olma, bencil olmama... anlamlarına gelir. Toplumsal hayatta bu adalet kadar önemlidir. Çünkü adalet sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli ise ihsan onun mükemmele erişmesidir. Bir taraftan adalet, toplumun haklarını çiğnenmekten ve zulümden korurken, diğer taraftan ihsan, toplumu zevkli yaşamaya değer hale getirir.
SILA-I RAHİM: Emredilen üçüncü nokta ihsan'ın özel bir uygulaması olan sıla-ı rahime (yakın akrabalara) iyilik etmektir. Bu, kişinin sadece akrabalarına iyi davranması, onların acılarını ve mutluluklarını paylaşması ve onlara kanuni sınırlar içinde yardım etmesi anlamına gelmez. İslâm, akrabaları açlıktan kıvranırken zevk ve sefahat içinde yaşamayı büyük bir günah olarak tanımlar. Her bölümün kendi içindeki fakir bireyleri desteklediği bir toplum düşünün! Elbette böyle bir toplum hem ekonomik, hem sosyal, hem de ahlâkî yönden yüce ve saf bir toplum olacaktır.
Yasaklar:
Yukarıdaki değinilen üç iyi özelliğe karşılık Allah aynı ayette, hem bireyi hem de tüm toplumu bozan üç kötülüğü de yasaklamaktadır:
FAHŞA: Arapça fahşa kelimesi, gayrı ahlâkî, müstehcen, kötü, çirkin, adi, edep kurallarına uymadığı için duyulması ve görülmesi uygun kaçmayan şeyleri; zina, fuhuş, homoseksüellik, çıplaklık, hırsızlık, soygun, içki, kumar, dilencilik, ahlaksız konuşma ve benzeri şeyleri içerir. Aynı şekilde bu ahlâksızlıkları toplumsallaştırmak ve yaymak da, örneğin yanlış propaganda, iftira, suçların açıktan işlenmesi, ahlâksız hikâyeler, bu türden gösteriler ve filmler aynı şekilde fahşanın kapsamına girer.
MÜNKER: Genelde insanlar arasında kötü kabul edilen ve tüm diğer ilâhi kanunlar tarafından yasaklanan her şey demektir.
BAĞY: Genel ahlâk kurallarını aşan, Yaratıcı olsun, canlı cansız tüm varlıklar olsun, diğerlerinin haklarını çiğneyen her tür kötü davranıştır.
Keşke insanlar Allah'ın istediği gibi düşünüp, öğüt alabilseydi...



